2017 yılında dijital pazarlama

Yeni yılın ilk ayı neredeyse bitmek üzere iken bu yıl dijital pazarlamada nelerin önemli olacağı ile ilgili biraz bahsetmek istiyorum. Dijital pazarlama, sektördeki yeni teknolojiler, tüketicilerin davranışları ve ihtiyaçları doğrultusunda sürekli değişiyor. Bu değişiklikler bazen ufak da olsa önemli değişiklikler. Haliyle tüketiciye ulaşma noktasında sizin de stratejinizi yeniden planlamanız gerekiyor.

Veriye Dayalı Reklamcılık

Öncelikle şu sıralar adından sıkça bahsettiren programatik reklamdan, diğer adıyla programatik satın almadan ve yıllar içerisindeki gelişiminden bahsetmek istiyorum.

Programatik satın alma, özetle veri analizi yaparak daha verimli reklam verme yöntemidir. Bu yöntem sizin daha alakalı müşterilere ulaşmanızı dolayısıyla da daha başarılı dönüşüm oranlarına sahip olmanızı sağlar. Ayrıca programatik satın alma ile kampanyalarınızı daha iyi ölçümler ve analiz edebilirsiniz.

2013’ten günümüze programatik reklamın yükselişini ve önümüzdeki yıllar için tahmin edilen kullanım oranlarını aşağıdaki çizelgede görebilirsiniz.

Hızlandırılmış Mobil Sayfalar (AMP)

Dijital pazarlamada değişen şeylerden biri de SEO alanındaki mobil güncellemesi. Mobil siteler bir süredir arama motoru optimizasyonu için zaten önemliydi ancak Google’ın 2016 yılında yaptığı güncelleme ile birlikte mobil sitelerin önemi daha da arttı. Tüm bunlarla beraber de Accelerated Mobile Pages(AMP) yani hızlandırılmış mobil sayfalar teknolojisi önem kazandı. Kısaca özetlemek gerekirse AMP internet sayfalarının mobilde çok daha hızlı şekilde açılmasını sağlayan bir yöntemdir. Yani anlayacağınız Google artık kullanıcıları ağaç eden sitelere acımayacak, hızlı siteleri ise mükafatlandırarak arama sonuçlarında üst sıralara çıkaracak. Bu noktada sitenizi gözden geçirmek isteyebilirsiniz. Bununla ilgili ayrı bir yazı ile blogunuzu nasıl mobil uyumlu yapabileceğinizi açıklayacağım.

Eskimeyen Trend: Native Ads

Yapılan son araştırmalara göre tüketicilerin %21’i reklamlara güvenmiyor. Hal böyle olunca da potansiyel müşterilere yaklaşmak için farklı bir yöntem denemelisiniz. Bu noktada native reklamlar vermeniz oldukça mantıklı ve önemli. Doğru planlanmış bir native reklam kampanyası ile potansiyel müşterilerinize ulaşabilirsiniz.

Video içerik

Geçtiğimiz yıl olduğu gibi video içerikler bu sene de oldukça önemli olacak. Hatta Facebook’un sayfasında ayrı bir video sekmesi olacağını belirttiğini düşünecek olursak dijital pazarlamada videonun geçtiğimiz yıla oranla daha önemli hale geleceğini söyleyebiliriz.

Mobil pazarlama

Mobil internet kullanımı başladığı günden bu yana istikrarlı bir şekilde büyüyor. 2013 yılında masaüstü internet kullanım ve mobil internet kullanım oranları eşitlenmişti. 2014, 2015, 2016 yıllarında ise mobil internet kullanımı masaüstü internet kullanımını gerisinde bıraktı ve bunun yakın zamanda değişmeyeceği aşikar. Bu yüzden dijital pazarlama aktivitelerinizde mobil odaklı düşünmenizde fayda var.

Mobil internet kullanımının masaüstü internet kullanımına karşı yükselişi.
Mobil internet kullanımı ve Masaüstü internet kullanımı karşılaştırması

Dijital pazarlama ile ilgili 2017’de en sık karşılaşacağımız yöntemlerden kısaca bahsetmeye çalıştım. Aslında her biri göründüğünden çok daha derin konular. Bu sebeple ileriki günlerde bunlarla ilgili ayrı ayrı yazılar yazarak detaylarından bahsedeceğim.

 

Dünyaya baktığımız küçük ekranlar

Akıllı telefonların hayatımıza girmesiyle başka başka dertlerimiz peydah oldu. Bunlardan biri bitmek tükenmek bilmeyen paylaşım merakımız, diğeri ise her anı kaydetme arzumuz. Aslında bakınca o kadar fena iki şey gibi durmuyorlar ancak bu ikisine kendimizi kaptırınca gerçek hayatı kaçırıyoruz bazen. Bazen de çevremizi telefonlarımızın ekranlarından izliyoruz.

Geçtiğimiz haftalarda Twitter’da Independent gazetesine ait bir haber ile karşılaştım. Haber, telefonuyla meşgul olduğu için nadir görülen kambur balinayı kaçıran bir adamla ilgili. Bu ibretlik kareyi yakalayan fotoğrafçı Eric Smith, bu ana dair elinde 5 fotoğraf olduğunu, kambur balinalar teknenin etrafından geçerken adamın istifini dahi bozmadığını söylüyor.

 

Yukarıdaki örnek, aslında benzerlerini sıkça gördüğümüz türden. En çok karşılaştığımız yerler ise konser alanları. İnsanlar canlı seyretmek için satın aldıkları biletleri unutarak, cep telefonlarının ekranlarından konserleri izlemeye çalışıyorlar. Bunun sebebi tabi ki her şeyi kaydetme arzumuz. İleride hatırlamamız için birkaç fotoğraf ve video kaydetmekte fayda var tabi ki ama bu iş çığrından çıkınca hem konseri doğru düzgün izleyemiyor hem de arkanızdakilere de zehir ediyorsunuz.

konser-foto

Kaydetmeye değer olduğunu düşündüğünüz şeyler muhakkak yaşamaya değerdir de. Bu yüzden önce yaşayın. Fırsat bulunca da sadece bir iki kare kaydederek unutulmaz hale getirebilirsiniz. Aksi halde anı yaşamıyor, anı sonra izlemek için kaydediyor olursunuz.

Bilgi çağının tuzakları: Dezenformasyon

Malumunuz, bilgiyi en kolay elde ettiğimiz dönemdeyiz. Çok eskiye gitmeye gerek yok, bundan 16-17 sene önce tek haber kaynağımız televizyon, radyo ve gazeteydi. Bilgi için ise ansiklopedi karıştırırdık. İlkokulda, ortaokulda ansiklopediden öğretmenin verdiği konuları araştırdığımı hala hatırlıyorum. Şimdi ise bu konuda sonsuz bir kaynağımız var diyebiliriz. Bilgiye bu kadar kolay ulaşmanın sırrı ise, bilgiyi kolayca paylaşabilmekten geçiyor. İnternet bize bu imkanı veriyor. Bir iki mouse tıklaması, birkaç klavye tuşlaması derken istediğimiz her bilgiyi internet alemine salabiliyoruz. E bu kadar kolay bilgi edinmenin de bazı zararları oluyor elbet. Bunlardan biri dezenformasyon, yani bilgi kirliliği.

Hatırlarsanız Gezi olayları zamanında herkesin diline pelesenk olmuş bir cümle vardı. “Kesin bilgi, yayalım.” Elbette, böyle önemli olaylar cereyan ederken, bunu kullanacak insanlar da vardı. Nitekim “troll” dediğimiz kitle pek sever böyle şeyleri. O dönem onlarca yanlış bilgi yayıldı, hatta bunlardan  bazıları haber yapıldı. Twitter Timeline’ı ise tam bir kargaşa hali aldı. İnsanlar haliyle doğru ve yanlış bilgiyi ayırt edemez oldular.

Yanlış bilgi öldürür!

Bunun gibi, internette yanlış bilgilerin dolaştığı onlarca mecra var. Özellikle, tıbbi konularda, insanların doktora gitmek yerine, Google’da arama yapması, insanların yanlış ilaçlar kullanmasına, faydasız bitkisel kürlerle zaman kaybetmesine, hatta hastalıklarının geç teşhis edilmesine, belki de geri dönülmeyecek hasarlar almasına sebep oluyor. Birkaç ay önce, bunun ne kadar yanlış olduğunu vurgulamak için, Belçika’lı sağlık temalı internet sitesi Gezondheidenwetenschap.be bir video yayınladı. Buyrun ilk önce videoyu izleyelim.

Videoda verilen veriler, halkın %75’inin rahatsızlıklarını Google’da arattığını söylüyor ve ekliyor; İnternette herkes doktor olabilir! Site buna tam yerinde müdahele etmek için AdWords kampanyası oluşturmuş. En çok aranan belirtileri girdiğinizde size “Don’t Google it” başlıklı reklamlarını gösteriyorlar.

Aslında bu konuda Google'ın da yapabileceği bir şeyler olmalı. Zira haftaiçi gördüğüm  Tumblr örneğine bayılmıştım. Tumblr'da "intihar" kelimesini aratınca aşağıdaki ekran   sizi karşılıyor. Bunun bir benzerini de Google hastalık belirtileri arayanlar için yapa-bilir.

Yanlış bilgiyi yaymak muhtemelen doğru bilgiyi insanlara ulaştırmaktan çok daha kolay. Çünkü genelde yanlış bilgiler daha ilgi çekici şeyler oluyor. Hafta içerisinde yanlış bilginin yayılmasıyla ilgili, bu konuya fikir kaynağı olmuş bir video internete düştü. Videonun başlığı oldukça ilgi çekiciydi. “Ronaldo müslümanları savundu.” Bu habere bu hafta birçoğunuz denk gelmiştir. Ronaldo’nun müslümanları savunması benim ilgimi çekmediğinden videoyu izlememiştim bile. Daha sonra videoyu paylaşanın bunun bir yalan -ya da şaka diyelim- haber olduğunu açıklaması ve bu konuda bir video paylaşması asıl ilgimi çeken şey oldu. Peki bu nasıl oldu?

Fvrkna isimli vatandaşımız eski bir Ronaldo videosu bulur. Ardından videoda görünen kitabın üzerine, nickinin harflerini bir güzel işler ve salar videoyu sosyal ağlara. Peki sonra neler olur? Kendi videosundan izleyelim. Bu gündem yaratan şakanın yaratıcısı olan Fvrkna’nın konuyla ilgili verdiği detayları, kendi sitesinden görebilirsiniz. –maalesef link artık çalışmıyordu

Her şeyi kullanmanın olduğu gibi, interneti kullanmanın da bir kılavuzu olmalı sanırım. Siz siz olun, duyduklarınızı, öğrendiklerinizi bir kez daha araştırın. Eğer araştırmıyorsanız da, bunları paylaşarak dezenformasyonu körüklemeyin.

  • İnternette doğru içerik edinmek için araştırın.
  • Birilerini etkileyeceğini düşündüğünüz konuları iki kere araştırın.
  • Güvenilir kaynakları takip edin.
  • Eksik doğru en büyük yalan deyişini hatırlayın.
  • Ekranlardan gelenleri hemen zihninize kazımayın. Araştırın, doğrulayın. Kısaca edindiğiniz bilgileri süzgeçten geçirin.

En doğru bilgileri edinmeniz dileğiyle.

Rakamlar üzerinde cambazlık yapmak

Bayılıyoruz rakamlar üzerinden cambazlık yapmaya. Oranlar olmasaydı ne yapardık bilmiyorum. Eskiden “ne kadar satıyorsunuz, hacminiz ne kadar” sorusuna “çok” gibi belli belirsiz cevaplar verenler, şimdilerde “çok” kelimesi yerine oranları kullanıyor. %300-500 büyümeler var piyasada. Herkesin işleri tıkırında.

Geleneksel ticarette insanlar, genelde “aman borç istemesinler, aman nazar değer” gibi çekincelerinden dolayı, “İşler nasıl?” diye sorduğunuzda, “Piyasa çok kötü, kan ağlıyoruz” diye yakınmalarla ya da “Çorba kaynıyor.” gibi kaçamak cevaplarla karşılık verir. İnternette ise tam tersi. Herkes aynı şeyleri söylüyor. “Çok iyi durumdayız, oranlar fena, tavan yaptık, geçen seneye oranla %500″ büyüdük.” Büyüdün de nasıl büyüdün güzel kardeşim? Kârın ne kadar? Kasana ne kadar girdi? Kaç müşterin oldu? Kaç kişi seni ziyaret etti?Akrobat

Büyüyor efendim, durduramıyoruz.

Tabi ki bu büyümeler önemli ama işi oranlardan net rakamlara indirdiğimizde görüyoruz ki aslında dişin kovuğunu doldurmayacak rakamlardan bahsediyoruz. Bu yüzden, bu terimleri sıkça kullananlar kısa zamanda kepengleri indiriyor.

Bu cümleleri sarfedenlerin kötü niyetli olduklarını düşünmüyorum. Aksine iyi niyetli, optimist olmaya çalışan insanlar. Tabi bir kısmı da böbürlenmek için sarfediyorlar bunları. Ancak gerçeğe dönecek olursak; Birçok yatırımcı(melek değilse tabi) oranlarınızla ilgilenmeyecek, sizden net rakamlar bekleyecek. Ne kadar sattınız, ne kadar müşteriniz var, ne kadar trafiğiniz var? Size ilk soracakları bunlar olacak.

Kaldı ki bu konu sadece girişimcilerle ilgili değil. Satış ve pazarlama departmanları için de geçerli. Patronunuz sizden oran istemiyor “havalı title’ı olan Starbucks neferi”. Patronunuz sizden ona ne kadar kazandırdığınızı, kazandırırken ne kadar harcattığınızı ve günün sonunda şirketi, dolayısıyla patronunuzu ne kadar kâra geçirdiğinizi öğrenmek istiyor.

rus-atasözü
Gerçeğin tokadını yemek, yalanın öpücüğünden iyidir. – Rus atasözü

 

Optimistlik iyidir, doğru bir motivasyon kaynağı da olabilir. Ama realite bambaşka bir şey. Ve realite acıtır. Belki realiteyi merkeze koyup ilerlersek, hayallere kapılmaz, oranlara mahkum olmak yerine, net rakamlarla kazanırız.

Çok başarısızsın, keşke ölsen

Başarılı olmak için çabalıyoruz, adeta başarının peşinden koşuyoruz. Kimileri ise başarılı olmanın sırrını başka insanlarda arıyor. Bu yüzden her yerde “X kişisinden başarının sırları, başarılı olmak için yapmanız gereken 10 şey, başarılı insanların kullandığı 20 uygulama, başarılı olmak isteyenlerin okuması gereken 20 kitap, başarıya giden yollar” gibi abuk subuk binlerce yazı, kitap vs. görüyoruz. Kısacası başarılı olmak konusunda birçoğumuz takıntılıyız. Ama atladığımız çok büyük bir soru işareti var. Başarı nedir?

Başarı nedir?

Bu konuda yapılacak bir araştırma bize çok daha kesin bilgiler sunabilirdi. Ancak şu an itibariyle böyle bir araştırma elimizde olmadığı için, hepinizden önce kendi başarı tanımınızı, ardından da çevrenizdeki insanların başarıyı tanımlama şekillerini düşünmenizi rica ediyorum. Eminim ilk akla gelenlerden aşağıdaki gibi bir liste oluşurdu.

  1. İyi bir okuldan mezun olmak.
  2. İyi bir şirkette çalışmak.
  3. Yüksek bir ünvana sahip olmak.
  4. İyi bir arabaya sahip olmak.
  5. Çok para kazanmak.
  6. Ve yukarıdaki maddelerden dolayı saygı duyulan biri olmak.

Bu liste, yukarıdaki gibi örneklerle genişletilebilir. Peki başarı bunlardan herhangi biri midir? Belki. Başarı kelimenin tam anlamıyla kişiye özel bir kavram. Bardaktaki su misali, sizin ona yüklediğiniz anlamlarla şekilleniyor. Öncelikle aşağıdaki videoyu izlemenizi rica ediyorum.

Başarı ile ilgili bir şeylerin konuşulduğu her ortamda, videodaki beyefendinin hikayesini özetler ve sorarım; “Sizce bu adam başarısız mıdır?” Şimdi size sorayım. Yukarıda videosunu izlediğiniz adam başarısız mıdır? Farkettiğiniz üzere, başarı denince akla gelen şeyler kısmında saydığımız hiçbir şey bu beyefendide yok. Üstelik katıldığı yarışmayı da kaybetmiş. Bayat poğaça ile beslendiği bir dönem olmuş, hiçbir işte idealleri doğrultusunda tutunamamış, bu yüzden de sokakta 1 Liraya oyuncak satıp, seyyar bir hayat yaşıyor, arabası yok, parası da yoksa yürüyor. Peki bu onu başarısız biri yapar mı? Bana soracak olursanız, hayır! Neden mi? Hayattan beklentileri bunların olması yönünde değil çünkü. Tek bir insan olarak, stressiz, serbest, özgür, bol bol okuyabildiği, maddiyatı az, maneviyatı çok bir hayat tercih etmiş.

Dünyanın maddiyatçı tarafları arasında atladığımız çok basit ve temel bir şey var. Biz, her şeyden önce birer insanız. Yoldan birini çevirip, sen nesin diye sorsak, Don Kişot ve Sancho Panza Corp. Ceo’suyum cevabını almamız işten bile değil. Hayır vatandaş, sen insansın yahu. Ceo senin bu dünyadaki etiketlerinden biri. Tıpkı kel ve şişman olman gibi.

Eğer siz son model bir Ferrari’ye binmek istiyorsanız ve günün birinde buna kavuşursanız bu sizi istediğiniz arabaya binmek konusunda başarılı yapar. Ancak son model arabanızı elde ederken, bu uğurda bir arkadaşınıza ihanet etmek zorunda kaldıysanız, bana göre bir insan olarak başarısız olmuşsunuzdur ki aslında bu sizin tam anlamıyla başarısız olmanız demektir. Evet, başarı tercihlerimizle doğrudan alakalı bir şeydir. Ama vazgeçmememiz gereken en önemli şey insan tarafımızdır. Dünyaya gelmenizde tek amacın gerçekten zengin olmak olduğuna mı inanıyorsunuz? Bu dünyada az, gerçekten az para kazanan ama yine de mutlu olan insanlar var. Tıpkı yukarıdaki beyefendi gibi. Ama onların farkı parayı değil, mutluluğu amaç olarak edinmiş olmaları. Metropol hayatı dediğimiz bu ilüzyon, bizi bu gerçek amacımızdan her geçen gün daha da uzaklaştırıyor. Toplumun bize başarıya giden yol olarak yükledikleri ise ayağımıza geçirilmiş bir zincirden başka bir şey değil. Ha bu arada bunun farkına varamayan bizler malesef şu küçük sahil kasabasına taşınamayacağız, dünyadaki görmek istediğimiz ülkeleri göremeyeceğiz, diğer ülkeleri geçtim, yaşadığımız ülkedeki şehirlerin bile yarısından fazlasını göremeyeceğiz. Bunun yerine Sultanahmet’te gördüğümüz saçı sakalı karışmış, serseri dediğimiz seyyahlara içten içe özenmekle geçecek ve yine de bunu kendimize ve çevremize hissettirmemek için yılbaşında alacağımız zamma ve Instagram’da çok “like” alan, lüks restorantta yediğimiz yemeğe odaklanacağız.

Hayatı ve başarıyı kendimce sorgulamaya çalıştığım bu yazıyı çok sevdiğim aktör Sadri Alışık’ın Serseri filmindeki sözleriyle bitirmek istiyorum.

“Az çok hepimiz denizi, yıldızları, ağaçları, işte, falanları filanları göreceğiz, birçok şeyin tadına bakacağız, sonra da ister istemez “Gidiyorum, Elveda” şarkısını söyleyeceğiz.”

Yazı notu: Konu ile alakalı olarak size Nolm.us isimli blogtaki bu yazıyı da öneririm. Blogda buna benzer çok güzel başka içerikler de bulunmakta.

Düzenleme: Bu yazıyı yazdığım günden sonra bir de şöyle bir hikaye buldum.