Dünyaya baktığımız küçük ekranlar

Akıllı telefonların hayatımıza girmesiyle başka başka dertlerimiz peydah oldu. Bunlardan biri bitmek tükenmek bilmeyen paylaşım merakımız, diğeri ise her anı kaydetme arzumuz. Aslında bakınca o kadar fena iki şey gibi durmuyorlar ancak bu ikisine kendimizi kaptırınca gerçek hayatı kaçırıyoruz bazen. Bazen de çevremizi telefonlarımızın ekranlarından izliyoruz.

Geçtiğimiz haftalarda Twitter’da Independent gazetesine ait bir haber ile karşılaştım. Haber, telefonuyla meşgul olduğu için nadir görülen kambur balinayı kaçıran bir adamla ilgili. Bu ibretlik kareyi yakalayan fotoğrafçı Eric Smith, bu ana dair elinde 5 fotoğraf olduğunu, kambur balinalar teknenin etrafından geçerken adamın istifini dahi bozmadığını söylüyor.

 

Yukarıdaki örnek, aslında benzerlerini sıkça gördüğümüz türden. En çok karşılaştığımız yerler ise konser alanları. İnsanlar canlı seyretmek için satın aldıkları biletleri unutarak, cep telefonlarının ekranlarından konserleri izlemeye çalışıyorlar. Bunun sebebi tabi ki her şeyi kaydetme arzumuz. İleride hatırlamamız için birkaç fotoğraf ve video kaydetmekte fayda var tabi ki ama bu iş çığrından çıkınca hem konseri doğru düzgün izleyemiyor hem de arkanızdakilere de zehir ediyorsunuz.

konser-foto

Kaydetmeye değer olduğunu düşündüğünüz şeyler muhakkak yaşamaya değerdir de. Bu yüzden önce yaşayın. Fırsat bulunca da sadece bir iki kare kaydederek unutulmaz hale getirebilirsiniz. Aksi halde anı yaşamıyor, anı sonra izlemek için kaydediyor olursunuz.

Üretmeyen toplum ve internette içerik üretmek

Ü-ret-mi-yo-ruz. Toplum olarak en büyük eksikliklerimizden “biri” üretmemek. Bunu yıllardır sanayi, teknoloji, medya vs. taraflarında görürken, şimdilerde internet alanında da aynı problemi yaşadığımızı görüyoruz.

BTK’nın 2013’ün 4. çeyreği için hazırladığı rapora göre Türkiye’deki internet kullanıcılarının sayısı 32 milyonu aştı. Peki bu kadar insan ne yapıyor internette? İçerik üretmedikleri kesin. Geneli internette okey oynayıp, Facebook’ta dayıoğluna laf atıp, haber sitelerinde aynı fikirde olmadığı insanlara sataşmak için var.İnternet insanlara bilgiyi ulaştırmanın en kolay yolu olmasına karşın biz bu kanalı ülkemizde son derece yanlış bir şekilde kullanıyoruz.

İnternetteki en yaygın dil, tahmin edebileceğiniz üzere, açık ara farkla İngilizce. Birçok ülkede gelişmiş eğitim sistemi sayesinde insanlar İngilizceyi en azından okuyabiliyor bu yüzden internetten daha iyi yararlanabiliyorlar ve kendi dillerinde içeriğin az olması onlar için pek de dezavantaj olmuyor. Dünyada durum bu iken, bizdeki durum aşağıdaki videoda özetleniyor.

Yanlış anlamayın maksadım aşağı görmek vs. değil. Yukarıdaki vatandaşımız uzak bir örnek değil, direkt hayatın içerisinden bir örnek. Derdini de gayet naif bir şekilde anlatıyor. İşte tam da bu sebepten Türkçe içerik üretiminde artışa ihtiyacımız var. Okul hayatımızda sıkça duyduğumuz şeylerden biri olan “bilenler bilmeyenlere anlatsın” deyişini internete de uyarlamalıyız. En azından bunu yapabiliriz diye düşünüyorum.

Peki neden üretmiyoruz?

Bu sorunun cevabı için toplumumuzu iyi anlamamız gerekiyor. Burada bahane üretmek istemiyorum ancak, üretmeyen toplumumuzun en büyük suçlusu olarak eskiden günümüze kadar gelen devlet adamlarını görüyorum. Gerek eğitim sistemimizin yetersizliğinden, gerek toplumsal olarak ekmek derdine düşüp kendimizi geliştirebileceğimiz şeylere vakit ayıramamamızdan, gerekse alttan alttan korkutularak büyütülmemizden dolayı içine kapanmış, üretmeyen bir toplum olduk. Beni hiç kimse korkutmadı diyen arkadaşlarımıza aşağıdaki Mustafa Satıcı’nın çizdiği harika karikatürü armağan ediyorum.

Mustafa Satıcı - Sınav kağıdı
Mustafa Satıcı – Sınav kağıdı

Eleştirilme korkusu

Bugünlerde pek sık kullanılmayan, zaten ülkemizde de hiçbir zaman tutmamış internet olaylarından biri de vlogtur. Vlog kavramı birçok insanda bir intiba uyandırmayabilir. Sanırım ilk defa 2005 yılında duyduğumuz bu kavram, video blog anlamına geliyor. Yurtdışında bu konuda fazlaca içerik üretilirken malesef bizde neredeyse hiç üretilmedi. Bunun sebebi de eleştirilmekten korkma eğiliminde insanlar olmamız. Videonun altına gelecek “uff ne salaksın” yorumundan çekindiğimiz için hiç bu işlere girmedik. Neyse ki şimdilerde Youtube’da yeni yeni Türkçe içerikler üretilmeye başlandı. Vine da bu konuda ilgimizi çekti ancak içeriklerin kalitesi pek de iç açıcı değil açıkcası. Olsun yine de bir şeyler üretiliyor olması sevindirici. İnanıyorum ki daha iyiye doğru gelişecektir.

Üretmeyen bireyleriz. Üstüne üstlük üreteni de sevmiyoruz. Kendimizde yapmaya cesaret bulamadığımız şeyleri başkaları yapınca onları boş işlerle uğraşmakla, avarelikle, gerçek olmamakla vs. suçluyoruz.

Bu yazıyı yazarken iğneyi değil çuvaldızı kendime batırıyorum. Hakkımda sayfasında da belirttiğim üzere blog yazmak hep yapmak istediğim ama yapmadığım bir şeydi. Şimdilerde bunu yapıyorum ve açıkcası bu kendimi iyi hissetmemi de sağlıyor. Ben bu işe baş koydum gibi iddialı cümleler kurmak istemiyorum ancak kendi payıma internette Türkçe içeriği artırmak için bir şeyler yapmaya çalışacağım.

Yavaş yavaş ölen metropol insanı

OECD’nin her yıl açıkladığı bir Kaliteli Yaşam İndeksi araştırması var. Araştırmaya bu linkten ulaşabilirsiniz. Araştırmada güvenlikten, gelir seviyesine kadar birçok kıstas alınıyor. 36 ülke baz alınan bu raporda Türkiye kaçıncı sırada dersiniz? 36.

Görsel kaynağı: pixabay
Görsel kaynağı: pixabay

Görüldüğü üzere pek mutlu bir tablo çizmiyoruz. Ha toplum olarak mutsuz olduğumuzu öğrenmek için başımızı pencereden dışarı çıkarmamız yeterliydi tabi ama diğer ülkeler arasındaki yerimizi görmemiz açısından bu araştırma oldukça faydalı. Peki bu mutsuz ve stresli tablo bizi nasıl öldürüyor olabilir?

Türk Dil Kurumu stresi ruhsal gerilim olarak tanımlıyor. Stresin iki farklı hali var. Birincisi doğadaki hali, ikincisi ise modern hayat dediğimiz yaşam tarzındaki hali. Stres bilinenin aksine aslında zararlı bir şey değildir. Tabi bu doğadaki stres halinde geçerli bir şey. Doğada hayvanlar stresin faydasını görür. Su içen bir zebra timsah gördüğünde strese girer ve böylece metabolizması olağanın üzerinde işlemeye başlar. Bu zebranın daha çevik, daha hassas duyulu olmasını sağlar ve bir ihtimal timsahdan kaçabilir. İşte biz de doğadayken stresten aynen bu şekilde faydalanıyorduk. Peki neden şimdi faydasından çok zararını görüyoruz?

Yukarıda verdiğim örnekteki gibi bir durumda, zebra timsahtan kurtulduktan sonra stresi azalır ve biter. Böylece metabolizması olağana döner. Bizim modern hayat dediğimiz gündelik yaşamlarımızda ise stresin bir sonu yok. Tam bir gününüzü hayal edin. İşe geç kalma stresi, trafik stresi, iş stresi vs. gibi bir sürü stresi tetikleyen unsur var hayatımızda. Hal böyle olunca da hiç bitmeyen bir stres halinde oluyoruz. Bunun bizi psikolojik olarak yorduğu ortada ama aynı zamanda metabolizma olarak da yoruluyoruz ve strese bağlı hastalıklarımız oluyor.

Stresi yenmenin birkaç yolu var sanırım. Ben genelde sakin biriyim. Eğer stresi yenemeyecek durumdaysam iyi bir uyku çeker ardından daha sakinleşmiş olarak uyanırım. Siz de bunu yapabilirsiniz. Ya da piyasada stres yönetimi dersleri veren konferanslar, dersler vs. bolca var, bunlardan da faydalanabilirsiniz.