Yeni e-ticaret yasasıyla neler değişiyor?

görsel kaynağı: pixabay
görsel kaynağı: pixabay

Yeni e-ticaret yasası sonunda belli oldu. Yaklaşık 2010 yılından beri konuşulan yeni e-ticaret yasası dün itibariyle Cumhurbaşkanı tarafından onaylandı ve Resmi Gazete’de yayınlandı. Peki bu yeni yasayla beraber neler değişti ve e-ticaret şirketlerinin bu konuda yapması gerekenler neler? Basit bir anlatımla madde madde açıklamaya çalışayım.

  1. Yasa kullanıcıların bilgilerinin muhafaza edilmesiyle ilgili e-ticaret firmalarının kullanıcılara bilgi vermesini istiyor. Bu da demek oluyor ki kullanıcıların bilgilerini almadan önce bilgileri saklayıp saklamayacağınızı, saklayacaksanız ne kadar süre saklayacağınızı ve varsa uygulanan ek gizlilik kurallarını belirtmelisiniz.
  2. Yaygın olarak kullanılan sipariş onayı ve detayı e-postaları artık zorunlu.
  3. Sipariş onaylanmadan önce kullanıcıların bilgilerini kontrol edebileceği, düzeltebileceği ve onaylayabileceği bir panel, ekran vs. sunmalısınız.
  4. Yapacağınız kampanya ve promosyonların şartlarını şüpheye mahal vermeyecek şekilde net ve kullanıcıların kolayca ulaşabileceği şekilde sunmalısınız.
  5. Kullanıcıya mailing vs. göndermeden önce kullanıcıdan bunu gönderebilmek için bir kereliğine izin almak zorundasınız. Bu izni yazılı alabileceğiniz gibi e-posta üzerinden de alabilirsiniz. Yurtdışında bazı e-ticaret siteleri bunu herhangi bir zorunluluğa maruz kalmadan yapmıştı. Böylece hem ellerindeki e-posta adreslerini daha müşteri odaklı hale getirdiler hem de kullanıcılarda spam algısı yaratmamış oldular.
  6. Yasada birçok maddede belirtildiği gibi artık firma bilgilerinizi, iletişim bilgilerinizi açıkca hem sitenizde hem de göndermiş olduğunuz e-postalarda belirtmelisiniz. Bu bilgiler kullanıcıların kolayca görebileceği şekilde olmalı. Yani müşteri hizmetlerindeki yükü azaltmak için telefon numarasını sitenin kuytu yerlerine saklama devri de artık bitmiş oldu. 🙂
  7. Kullanıcılar istediği zaman, sebepsiz bir şekilde e-posta almayı reddedebilir. Bunu uygulamayan site tahmin ediyorum zaten yoktur. Özellikle Gmail’in bile artık e-bültenlerde abonelikten çık linkinin bulunmamasının spame düşme oranlarını artıracağını belirtmişken.
  8. Siteler kullanıcılardan aldıkları bilgilerin güvenliğinden sorumlu hale geldiler. Ancak kullanıcıdan onay alınarak bu bilgiler başka bir firmayla paylaşılabilir.
  9. Kanuna uymayan siteleri 1000 ila 15000 arasında para cezaları bekliyor.

Açıkcası yasayla ilgili memnun olduğumu söylemeliyim. Birçoğu, iyi ölçekli firmaların zaten uyduğu şeyler. Kullanıcıların e-ticarete olan güvenini sarsan firmalara karşı da güzel bir önlem. Siteler yasanın yürürlüğe gireceği 5 Mayıs 2015 tarihine kadar bu konularda önlem almalı. Burada görev daha çok pazarlama ekiplerine düşüyor. Ayrıca gelecek için e-ticaretle ilgili ciddi düşünen tüm firmalara da e-ticaret hukukunu iyi bilen bir avukat gerekiyor.

Dijital hayata da düzen lazım

Zamanı kısıtlı, basit bir ölümlü olmanın en acı tarafı yapacak çok fazla şeyin olmasına rağmen çok az zamanımızın olmasıdır herhalde. Malesef ömür kötü kitaplar, filmler, müzikler, yemekler, ilişkiler, yerler vs. için oldukça kısa. Bu yüzden her şeyin en iyisini seçmek zorundayız. Bu bir yerde büyük bir yük ve sorumluluk. Bir acı gerçek daha var ki aynı anda birçok şeyi de yapamıyoruz. Tabii ki kitap okurken müzik dinlemek gibi beraber yapılabilecek şeylerden bahsetmiyorum.

Evet zamanımız kısıtlı ve birçok şeyi yapmaya, takip etmeye, izlemeye çalıştıkça da bocalıyoruz. Bu yüzden hayatımızdaki değer/değmez dengesini iyi oturtmamız lazım. Basit bir örnekle açıklamak gerekirse; Daha az ama daha iyi filmler izlemek daha çok, daha kötü filmler izlemekten çok daha iyidir.

Geçtiğimiz günlerde telefonumdaki uygulamaları kontrol ettiğimde işin saçmalık boyutuna vardığını farkettim. Bir sürü oynamadığım oyun, kullanmadığım uygulama olduğunu gördüm. İşe burdan başlayarak her şeyi düzenlemeye karar verdim. Öncelikle yükledikten sonra bir kez kullandığım ardından yüzüne dahi bakmadığım birçok uygulamayı sildim. Uygulamalardan ihtiyacım olanları bırakıp geri kalanları kaldırdım. Örneğin 15 tane fotoğraf düzenleme uygulamasını deneyip en iyisi olduğuna karar verdiklerim haricindekileri sildim. Şunu söyleyebilirim ki telefonumu artık çok daha verimli kullanıyorum.

Telefon adımından sonra okuduğum(ya da okumaya çalıştığım) dergilere, rsslere, yöneldim. Dergileri genelde iPad’imden dijital formatlarıyla takip ediyorum. Hem hesaplı oluyor hem de evin içinde yer kaplamamış oluyor. (Açıkcası bazı insanlar gibi dergi biriktirme hobim yok. Belki de artık bunun için geç kaldığımı düşündüğümdendir.) Dergi aboneliklerime baktığımda fazlaca dergi uygulaması indirdiğimi farkettim.

Dergi ve uygulamaların boş yere telefonumda/tabletimde yer kaplamasının yanında asıl olumsuz tarafı ilgimi, dikkatimi dağıtıyor olmasıydı. Çok fazla seçenek olması her zaman iyi bir şey değil. Fazla seçeneklerin arasında kaybolup hiçbir şey yapamamak da var işin içinde. Ya da insanı saran bir isteksizlik duygusu da yaratabilir çok fazla seçenek. İşte bu noktada takip ettiğim dergileri azaltmaya karar verdim. Bir ay içerisinde okuyabileceğim dergi sayısını 5 ila 10 arasında düşünerek aboneliklerimi bu yönde azalttım. Sırada yine benim için çözümden çok kabusa dönüşen bir başka konu vardı.

RSS kayıtlarımı birkaç gün takip etmeyip okunmayanlar listesinde 150+ okunmayan içerik olduğunu görmek benim okumaya olan hevesimi kırıyordu. İyi içerik bulmanın zor olduğu bu günlerde  biriken yazılar arasında doğru içeriği bulmaksa samanlıkta iğne aramak gibi bir işti. Ben de hepsini bir güzel elden geçirdim. Doğrusunu isterseniz gerçekten faydalı oldu. (Bu arada 1 yıl önce takip ettiğim bloglardan birçoğunun hayatına devam etmediğini görmek de hayli üzücü.)

İşin şu an için son adımı ise Twitter idi. Twitter büyük bir nimet. Benim genel Twitter kullanma amacım insanların paylaştığı faydalı içerikleri takip etmek ve benim de aynı şekilde faydalı bulduğum şeyleri paylaşmak. Bu nimetten uzun süre doğru şekilde faydalandığımı düşünüyorum. Kısa bir süre önceyse amacından saptırmış ve takip ettiğim kullanıcı sayısını oldukça artırmıştım. Bugünlerde ona da çeki düzen verdim ve sadece bana faydası olabileceğini düşündüğüm kullanıcıları takip etmeye başladım. Burada fayda derken sadece bilgi edinmenin yanı sıra beni eğlendiren içerikleri de kastediyorum. Sonuçta eğlenmek de sağlanılan bir faydadır.

Robot Türk!

Sizi tarihteki ilk “mekanik” Türk ile tanıştırayım. The Turk!

The Turk 17. yüzyılda adından oldukça bahsedilen bir satranç makinesi. Açıkcası şans eseri adından haberim olan bu makinenin oldukça da ilginç bir hikayesi var. Aslında The Turk için makine yerine yarı-makine demek daha doğru olur. Ama buraya sonra geleceğim. Şimdi kısaca The Turk isimli bu “şeyi” tanıtmaya çalışayım.

görsel kaynağı: wikipedia
görsel kaynağı: wikipedia

1770 yılında Macar asıllı Wolfgang von Kempelen isimli mekanikçi bir satranç makinesi yapar. O dönem Türk kültürü popüler ve ilgi çekici olduğu için yaptığı bu makineyi sakallı, bıyıklı ve Türk kıyafetli bir adam olarak tasarlar ve adını da The Turk koyar. Bu makine ilk önce Macaristan İmparatorluğu imparatoriçesi olan Maria Theresa için sergilenir ancak 1800\’lerin başında Kempelen’in ölmesi ve makinenin aynı zamanda metronomun da mucidi olan Johann Maelzel’in eline geçmesiyle ünü Avrupa ve Amerika’ya kadar uzanır. Makinenin Avrupa’da olduğu bir dönemde Napolyon bile makineyi dener. Arşivlerde Napaleon ile The Turk’ün yaptığı satranç maçının kayıtları hala bulunmaktadır. Makine Amerika’ya ulaştığında ise ünü daha da artmış olur, hatta ünlü şair, yazar Edgar Allan Poe, makine üzerine Maelzel’in Satranç Makinesi isimli bir makale yazar. Yine aynı dönemde The Turk’ü gören ve bilgisayarın babası olarak da adlandırılan Charles Babbage, makinenin bir aldatma ürünü olduğunu ilk sezenlerdendir. Maelzel’in ölümünden sonra The Turk’ın sahibi olan John Mitchell ise makinenin diğer sahipleri gibi makine üzerinden epey para kazansa da, önceki sahipleri kadar para kazanmada başarılı olamayınca makineyi Philadelphia müzesine bağışlar ve büyük Philadelphia yangınında The Turk efsanesi yanarak kül olur. 2013 yılında Amerika’da yeni bir The Turk yapıldığı da söyleniyor.

görsel kaynağı: wikimedia
görsel kaynağı: wikimedia

Şimdi gelelim makinenin perde arkasına. The Turk aslında Kempelen’in ustalıkla gizlediği bir aldatmacaydı. Kempelen makinenin içerisini seyircilere gösterdikten sonra makinenin içerisine usta bir satranç oyuncusu yerleştiriyordu. Söylenene göre makinenin içerisinde bir satranç tahtası vardı ve mekanik aksam sayesinde satranç oyuncusu makine içerisinden karşısındaki oyuncunun hamlelerini görebiliyordu. Bunun yanında makinenin yaptığı hamleleri de yine mekanik aksam sayesinde satranç oyuncusu yönetiyordu. Maelzel’in The Turk’e sahip olduğu yıllarda asistanı olarak yanında bulunan William Schlumberger‘in makinenin içerisindeki oyuncu olduğu söylenir.

İşte başlıyoruz!

Bu ilk kişisel blog deneyimim değil. Ama ilk istikrarlı olan olsun istiyorum. Daha önce aynı alan adında ve farklı alan adlarında yazma girişimlerim oldu. Hepsi de istikrarlı bir şekilde yazmadığım için yarım kaldı. İşte bu sefer farklı olsun istiyorum. En başta da belirttiğim gibi bu kişisel bir blog. Belli bir konu üzerinden ilerlemeyecektir ancak kişisel ilgi alanlarımı düşünürsek genelde yazacağım konular internet, oyun, kitap, müzik ve sinema gib konu başlıklarından olacaktır. Umuyorum bu sefer başaracağım. 🙂 Diğer yazılarda görüşmek üzere.